Gün geçmiyor ki ekranlarda karşımıza “ithal” bir TV formatı çıkmasın. Toplumsal dinamiklerimizi erozyona uğratan TV programlarının başını yurt dışı menşeili yarışma programları  çekiyor. İlk “Biri Bizi Gözetliyor Yarışması” 2001 yılında yayın hayatına girdiğinde Türkiye’de büyük fırtınalar kopmuş adeta “başımıza taş yağacak” nidaları yükselmişti. Bu yarışmada, farklı özellikteki yarışmacılar 100 gün boyunca bir evde toplanarak onları seyreden seyircilerin ilgisini çekmeye ve ortaya koyulan ödülü elde etmeye çalıştılar. Daha sonra aynı formatın farklı varyasyonları gözümüze sokulmaya çalışılsa da ilki kadar seyirlik olamadı ve reytingleri göklere çıkaramadılar. BBG evinde yaşanan kavgalar, hakaretler, tartışmaların yanı sıra “biz burada çok mutluyuz” mesajı vermek adına senaryolaştırılan zoraki mutluluk gösterileriyle soslanarak ekranlardan bizlere servis edildi. Herkes birbirini hakkında gizli saklı köşelerde dedikodu yapıyor, hırslı yarışmacılar birbirlerini eziyor, türlü entrikalarla öne geçmeye çalışıyorlardı. İlk başta biraz garipsesek de yavaş yavaş alışmaya başladık dedikoduya, ikiyüzlülüğe, ahde vefasızlığa, “amaca giden yolda her şey mubahtır” anlayışına.

Dikkat Çekmeyen Ezik (!)

Dedikodu bitti bu sefer “eleştirisellik” furyası koptu TV dünyasında. Çoğumuz tarafından malum olan yemek programlarında, her gün bir yarışmacının evine gidilip yemekleri üzerine eleştiriler(!) yapılması temelinde bir formattı. Bizim kültürümüzde “misafir umduğunu değil bulduğu yer” anlayışıyla nimete saygı esastır. Ama bu formattaki programlar izleyicinin bilinçaltına tersini zerk ediyordu. Ne kadar hakaret, aşağılama, yemeklere ve ev sahibine saygısızlık yaparsan o kadar çok dikkat çeker, ön plana çıkarsın. Kısacası iticilik-kırıcılık ön plana geçmenin ve günün yıldızı olmanın bileti “bedavaya” reyting canavarı aracılığıyla sunuluyordu. Artık saygılı olmak, kibar olmak “geçer akçe” değil aksine son yılların moda tabiriyle “dikkat çekmeyen ezik” sınıfındaki insanlara has özellikler arasında yer alıyordu.

Bir kez reytingler yükselmiş, aşağılama-hakaret-saygısızlık temelli şeytan üçgeninde temellenen formatlar tutmuştu; elbette ki reyting kokusunu alan tv yapımcıları bu işin peşine düşecekti. Sözde “temizlik” konulu yeni bir format daha ekranlara geldi bu defa.  Kadınlardan oluşan yarışmacılar birbirlerinin evlerine ziyaretlerde bulunup; temizlik incelemesi yapıyor; hata-kusur, kir-pas köşe bucak aranıyordu. Bizim kültürümüzde misafir gittiğimiz ev hakkında olumsuz yorum yapmak, eşyasına, temizliğine laf etmek son derece kaba bir davranış olarak sayılırken bu yarışmalarda puan toplamanın birinci kuralı haline geliyordu.

Tüketim Virüsü Enfeksiyonu

Dedikoduya, ikiyüzlülüğe alışıp “misafirperverliği” yerle yeksan ettikten sonra sıra gelmişti giyime-kuşama kısacası moda programları adı altındaki maskaralığa. Etkinlikleri ve yetkinlikleri tartışmaya açık moda tasarımcılarının jüri koltuğuna oturduğu yarışmada yarışmacı olarak bu sefer, görselliğiyle reyting arttıracak kısa yoldan ünlü olmaya çalışan genç kızlar karşımıza çıkıyordu. Bu defa format biraz değişmiş kadın giyim kuşam adı altında kadın vücudu da alınıp satılabilir görsel meta kadrosundan garnitür olarak reytingleri hoplatan bir araç olarak kullanılmıştı. Program sunucularının kasıtlı olarak ortalığı kızıştırması sonucu  ortaya çıkan suni kedi savaşları izleyiciye merak uyandırıcı bir done olarak sunuluyordu. Halen daha devam etmekte olan bu tarz programlarda kural değişmiyor, “ne kadar aşağılar, hakaret eder, sivrilirsen o kadar iyisin ve ön plandasın” o derece medyada “var”sın algısı zihinlere yerleştirilmekte idi. Saygılıysan, dürüstsen, kibarsan “yok”sun. Kısaca “bizimle deyılsın”. Bilinç altına pompalanan mesaj basitti; zayıf kalmalı, güzel gözükmeli “tarz olmak” için çabalamalı, tüketim virüsü enfeksiyonunu en derinlerinde bir hastalık olarak yaşayarak sürekli alışveriş yapmalıydık. Giyimimiz, görüntümüz, imajımız her şeyden önce gelerek kişiliğimizden öne geçen bir meta şeklini almıştı. Kısacası “karakterini” değil “tarzını-giyimini” konuşturmaktı gerekli olan. İnsanları kıyafetlerine göre değerlendirmemeyi, kişiliğe önem vermeyi elzem gören geleneksel anlayışımız da bu formatta gözden çıkarıldı.

Haşlanan Kurbağa mıyız Yoksa?

Tüm bu programlar, formatlar, masum, eğlencelik, zaman geçirmelik gibi gözükse de aslında tam tersine bir neslin bilinç altına yerleşmiş gayette güzel beslenerek ve güçlenerek, kök salmaya devam ediyor. TV programlarında kullanılan estetikten uzak konuşma jargonunu, kabaca eleştirme-aşağılama davranış şekillerini maalesef çok net bir şekilde yeni neslin konuşma ve davranış kalıplarında rahatça gözlemlemekteyiz. Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun “Radyo ve televizyon yayın hizmetlerinde, çocuk ve gençlerin fiziksel, zihinsel veya ahlakî gelişimine zarar verebilecek türde içerik taşıyan programlar…. şeklinde uzayıp giden maddesinin kapsamına aslında kültürümüze inceden inceye ayar vererek deforme eden TV formatlarının da alınması gerekir. Sıcak suya değil de soğuk suya atılıp yavaş yavaş haşlandığı için piştiğini anlamayan kurbağa misaliyiz. Yavas yavaş kendimize has değerlerimizi, geçmişten bugüne kadar gelen bizi “biz” yapan kültürümüze ait davranış kalıplarımızı her geçen gün daha da itibarsızlaştırılmakta ve deforme edilmekte. Bakalım bir sonraki TV formatı kim bilir hangi değerimizi tarihe gömecek?

AYŞE AKTAŞ

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

film izle tofaş aksesuar Joyetech Türkiye